Bu deyim Türkçenin en eski dil varlıklarından olup
Batlamyus kozmogonisini esas alan felek düşüncesinin tasavvufa
yerleşmesinden itibaren halk arasında yaygın şekilde
kullanılagelmiştir. Malum, dünyanın çevresinde yedi kat gök mevcut
olup her gök katmanı bir sonrakini kuşatır. Eskiler bu katmanların,
çember şeklinde birbiri içinde ayrı istikametlerde döndüğünü
düşünürler, en dıştaki çembere de felekü'l-eflâk derlermiş. Her bir
gök katmanının birbiri içinde farklı istikametlerde hızla döndüğü
(dönek felek) düşünülürse felekler arasında bir yolculuğun ne derece
zor olduğu, böyle bir seyahatin tehlike üstüne tehlike anlamı
taşıdığı kendiliğinden görülür. Tabii böyle bir yolculuğu tamamlamış
olmak (feleğin çemberinden geçmek) da o derece maharet ve bilgelik
isteyecektir. Bu yolculuğun madde ile yapılamayacağı, ancak bir ruh
ve gönül yükselmesi ile feleğin çemberinden geçilebileceği, yani
bunun soyut bir yolculuk olduğu ve ne derece yükselinebilinirse o
derece kemale erişileceği aşikârdır.
Ünlü şair Bakî buyuruyor ki:
Eriştim bahre cûy-âsâ basît-ı hâkten geçtim
Bisât-ı kurbe erdim çenber-i eflâkten geçtim
Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "Irmak gibi toprak
denen basit zeminden geçip denize ulaştım. (Bununla yetinmedim)
dostluğun eşiğine varınca da feleğin çemberinden geçtim."
Şöyle de demeye gelir: "Irmak misali denize ulaşınca
(= varlığımdaki ruh zenginliğini keşfedince) basit topraktan
yaratılmış olan varlığımdan vazgeçtim (= fani olmaya mahkum işler
yapmayı bıraktım). Dost eşiğine varınca da feleğin (zamanın ve
alemin) çemberi arasında sunduğu nimetlere göz yumdum (= masivayı
terk ettim, varlığımı yok edip Hakk'a erdim).
Birisi "Baki büyük bir şair midir?" diye sorsa, ona
verilecek cevap bu beyti okuyup, sonra "Kendin karar ver!" demekten
ibaret kalırdı herhalde. Gerçekten de on kelimeyi yan yana getirerek
insanın ruh harmanını ve insanlık macerasını özetleyebilmek, ancak
büyük şair olmakla mümkündür. Kullandığı her bir kelime neredeyse
büyük bir mazinin zenginliğini peşinden sürükleyip getiriyor. Hem de
katman katman... Sırayla inceleyelim:
Bahr, "deniz" demektir. Lakin sufiler ondan,
"Allah'ın sonsuz olan Sıfat ve Zat makamı"nı anlar ve yaratılmış ne
varsa bütün eşya ve varlıkları da o denizin dalgası olarak
yorumlarlar. Yani deniz vahdet, dalgalar ise kesrettir. Bu durumda
varlık "Bir"e irca olunur ve bu denize bahr-i aşk, bahr-i mahabbet,
bahr-i hakikat gibi isimler verilir.
Beyitteki "cûy" kelimesine lugatlarda "ırmak"
karşılığı verilse de sufiler bu ırmağı kendilerine benzetirler ve
"kulluk mecrası, kulluğun cereyan tarzı" olarak yorumlarlar. Bu
durumda her ırmağın kaderi de, arzusu da denize akmak, koptuğu,
ayrıldığı bütüne varmak, gurbetten vatana ulaşmaktır. Oraya ulaşınca
da kendisine vasıtalık eden, yolculuğunda araç olarak kullandığı her
şeyi terk edecektir. İşte bu terk edilecek vasıta " basît-i hâk
(toprak denen değersiz ve basit varlık)"tır. İnsanın topraktan
yaratıldığı düşünülürse beden denilen maddi varlığımızın, ruh
ırmağının mecrasında akarak denize ulaşması için bizi taşıyan basit
bir vasıta olduğu görülür. Toprak gibi zelil, miskin, fena tozlarına
belenmiş ve sonunda da yine toprak olacak değersiz varlığımızı yok
etmeden ruh ırmağımızın hakikat denizine akamayacağı ortadadır.
Toprağın özünde fena (fanilik veya aşağı oluş) bulunmaktadır. Ne
kadar şekil bulur, vücut bulursa, sonunda yok olup savrulur. O halde
kişi ister birinci anlamlandırmamızdaki gibi bu vasıtayı kullanıp
denize ulaşsın, isterse ikinci anlamlandırmadaki gibi denize
ulaşınca bu vasıtayı terk etsin, hakikat ile karşı karşıya durmuş
demektir. Bu da ancak yaratılanın Yaratan huzurunda durması (namaz)
ile mümkündür. İşte buna bisât-ı kurb (yakınlık eşiği, kurbiyet
makamı) denilir. Bisât (eşik, post, kilim, döşeme, mefruşat)
kelimesinden ister bir seccadeyi anlayın ister Refref'i. Bu döşeme
ister müminin seccade üzerindeki mi'racına, ister Burak Süvarisi'nin
Refref üzerindeki mi'racına vasıta olsun fark etmez. Çünkü basît-i
hâkten bisat-ı kurba yükselmek, süfli bedenden ulvi ruha
yükselmektir ki bu dahi, Hakk'ın feyiz ve ihsanı ile kulunu
kucaklaması, yani aşıkın vuslata ermesi anlamı taşır. Bisat ehli
olanda edeb görülür, lakin bisat ehli olmaya aşk ile yürünür. Aşk
ile yürüyünce de feleğin çemberi açılır, bütün tehlikeler geçer, bir
Cebrail gelir, bir Refref getirir, mesafeler dürülür, yolculuk
kısalıverir. Şimdi gelin feleğin çemberinden geçin geçebilirseniz.
Onu Hz. İsa da denemişti ama yalnızca üçüncü kata kadar
ilerleyebildi.